19 Nisan 2010 Pazartesi

Uyandın.
Uyuduğun yeri çevreleyen parmaklıkları gördün ilk önce. Şaşırdın, korktun ve o parmaklıkları aşmak istedin. Ayağa bile kalkamıyordun. Ağlamaya başladın. Birisi gelip seni kucağına aldı, duvarlarla örülü bir yerde gezdirip sırtını sıvazlamaya başladı. Rahatladığını hissettin ama ağlamaya devam ediyordun. Bu yerin bir de kapısı vardı. Kapının altında ve üstünde iki kilit vardı. En üstte de sağlamlaştırmak için ilkel bir kilit kullanılmıştı. Nedenlerini sordun kendine; bir sonuç çıkaramayınca ağlamaya devam ettin.
Ne kadar süreceğini bilmediğin hayatın böyle başlamıştı. Aslında öncesinde de kapalı bir yerdeydin. En azından orada su vardı ve suyla oynayıp duruyordun. Bazen ters dönüyor, bazen seni çevreleyen çepere hızlıca vurup bu sıkıcı yerden çıkmak istiyordun. Çıktığında birisi seni ters döndürdü. İlk defa kendi elinde olmadan bir müdaheleyle karşılaştın. Vücudunun tanımlayamadığın bir yerine tokat yiyince sinirlendin ve ağlamaya başladın.
Yeni başlayan bu şeyin ilk anından beri sürekli ağladığını farkettin. Gördüğün hiçbirşeyi anlamlandıramıyor, nedenlerini sormak istediğinde ise kendini sadece ağlayarak anlatabiliyordun. Onlar anlamıyor, sen krizler geçirmeye devam ediyordun.
Duvarlarla örülü o yerden ilk çıktığında yüzüne vuran ışığı farkedip gözünü kıstın. Mutlu olduğunu hissettin çünkü vücudun titriyordu. Titremenin ne demek olduğunu o an anladın. Çünkü o an gördün güneşi, o an hissettin rüzgarı.
Sürekli seni kucağına alan ve seni memesiyle besleyen birisi, akşamları eve gelip mideni bulandırıncaya kadar havalara atıp tutan birisi, durmadan ayaklarını öpen ve canını acıtıncaya kadar vücudunun her yanını mıncıklayan birilerinin dışında kimseyi tanımıyordun. başkalarını gördün. hızlı ve ritmik adımlarla yere bakarak yürüyen, tek tip giyinmiş, ciddi görünümlü fakat gözlerinin şişliğinden dolayı da komik görünen başkalarıydı. Birden kapının kilitleri geldi aklına. Acaba bu kapı seni onlardan mı koruyordu? Etrafına baktıkça yeni duvarlar görüyor, çoğunlukla uzun direklerin üzerinde bayraklar görüyordun. Aç kalmaman için seni memesiyle besleyenin söylediği şeyleri hatırladın; bir dünyadaydın. Ve bu dünya o kadar büyüktü ki senin bir sokağın, bir apartmanın, bir evin, bir odan ve hatta bir yatağın bile vardı. Ev ve yatak korumalıydı. Sadece tek tip giyinenleri gördüğün için bu korumanın onlara karşı yaptırıldığını düşündün. En azından birilerinden korunduğun kesindi. Dışarı çıkınca üşüdüğün için de eve ihtiyaç olabileceğini düşündün. Bütün bunlar sana mantıklı geldi. Peki ülke neydi? "ülke" nin de dışı duvarlarla mı çevriliydi? Dışı duvarlarla çevriliyse üstü neden korumalı değildi? Yukarıya baktığında beyaz,mavi şeyler görüyordun. Memelinin sürekli "cik cik" dediği şeyler de vardı. Ülke bizi yukarıdaki şeylerden korumuyordu. Ülke'yi bir türlü anlayamadın.
Zaman geçti. Sürekli dışarı çıkartılıyordun. Tek tip giyinenlerin dışında başkalarını daha gördün. Çeşit çeşitti bu başkaları. Fakat genel olarak ağlıyor gibiydiler. Üzüldün bu duruma. Parmak kadar olduğunu biliyordun. Parmak kadar olanlar da vardı, çok büyük olanlar da.
Memelinin kucağında metrobüs denen şeye bindiniz yine. Metrobüslerden nefret ediyordun. Çünkü herşey çok normal gidiyordu metrobüste. Başkalarına bakmaktan yolu izleyemiyordun. Zaten baka baka ezberlemiştin yolu. Araba hep aynı yerde duruyor, aynı yerden, aynı hızla durmadan gidiyordu. Oysa ki yan yolda birbirine benzemeyen ve farklı aralıklarda durup durup kalkan birsürü araba vardı. Ne kadar şanslı olduklarını düşündün. "Hiç sıkılmıyorlardır heralde" dedin kendi kendine. "Metrobüsler yokuş çıkamıyormuş." öyle dedi yanda oturan benekli. Çok sevindin. Çünkü bu metrobüsler yokuş çıkıyordu ve bozulmaları an meselesiydi. Buna bir çözüm bulunacağını düşünemeyecek kadar saftın.
Kendini göremedin bir türlü. Bu kadar zaman geçti ama sen kendini göremedin. En sonunda metrobüstekilere bakıp hangisi olabileceğini düşünmeye başladın. Metrobüs bir durakta durdu ve kapıyı açtı. Onlar yine birbirlerini ezercesine birinci gelip oturmaya çalışıyorlardı. Oturanlar kazandıkları bu küçük zaferle mutlu oluyorlar, bir sonraki yarışı iple çekiyorlardı. Artık öyle bir hal almıştı ki, oturacak yer bile olmasa yarışıyorlardı birbirleriyle. Acınası bir gülümseme oluştu yüzünde. Sen hep oturuyordun ve ayakta olmanın mükemmelliğini onlar bilemiyordu.
Birinci gelenler hep iri yarı, kıllı, kısa saçlılardı. Onlara erkek diyorlardı. Adam diyenler de vardı. Onlardan biri olabilir miydin acaba? Arkada kalanlarsa uzun saçlı kılsız memeli olanlardı. Bu iki farklı durumu algılayabildin. Hem bir keresinde kıllı olanlardan birinin memeli olanı tokatladığını da görmüştün. Sen erkek olmalıydın!
Öte yandan memeli olanlar aynı ayakkabıları giyiyor, aynı ipleri takıyorlardı boyunlarına. Birbirlerine karşı nasıl üstünlük sağlayabileceklerini düşündün, anlayamadın. Çünkü çoğu birbirinin aynısıydı.
Bu karşılaştırmadan sıkıldın ve önüne baktın. Önünde parmak kadar, sürekli ağlayan kırmızı yüzlü birşey gördün. senin gibi bakıyordu. Senin gibi ağlıyordu, senin gibi düşünüyordu. senin gibi hayata alışmaya çalışıyordu. Senin gibi direniyordu. Gülümsedin, orada kendini buldun.