seçim şansı olmaksızın verileni yaptı. Çok koştu, çok da yoruldu. Üzücü olan yoruculuğun manasızlığıydı. Sonunda mutlu olmak bir yana, zevk alamamaktan korkuyordu. Titremeyi özledi. Birşeyin üzerine titremeyi, ya da kendince titremeyi. Rüzgarla savrulmayı istedi bir an. Ama hayır! Rüzgar kendisi olmalıydı. Kendisi yön vermeliydi, şiddeti kendisi ayarlamalıydı. O kadar küçüktü ki yüreği, anca kendi şiddetiyle şahlanabilirdi. Belki de yetmezdi onca kavgaya, onca mücadeleye... bu yürek yetmezdi onca boğazda biriken düğüme. Verileni yaptı, seçme şansı yoktu. Seçimlerini yaratamadı, üzerine gidemedi hiçbirşeyin. Herşeyi kuşkuyla karşılayan bu yürek, gerçekten yetmedi ona. Hisli tonlarla ağlamak bile yetmedi ona. Aslında ağlamak, yeryürüzünün en yüce vurgusuydu. Bu keder, bu gam yetmiyordu ona. Acı vurmuyordu heryerine. Acıyı istiyordu. Daha çok acı...
Gülüşleri çocuklarda gördü. Onlardan öğrendi gülmeyi de, sebepsiz nefretleri de. Çocuklar hayatın en önemli gerçeğiyken, çocukluğuydu bu yüreği yerden yere vuran. Çocukken gördüğü rüyaları hatırladı sonra. Tuğlaları ağır ağır yukarı kaldıran vinçler... Denizi görüyordu bu vinçler. Hayır! Bu bir hastalıktı aslında. Tuğlaların yerlerine oturması, bunu hissetmek. Evet bu bir hastalıktı.
Nedensiz iç burukluklarıyla geçti zamanı. Çocukluğu da öyleydi biraz. Ağlamak için yarattığı sebepleri düşündü. Hepsi birer haykırıştı onun için. Hepsi birer ateşti, kenti yakan, kenti altüst eden ateş toplarıydı.